Öne Çıkanlar istanbul Juventus türkiye ekonomi izmir

"Bağıra bağıra can verdi bir çoğu!"
banner17

Salı,17 Ağustos 1999, saat 03:00... İstanbul, Kavacık...
"Bağıra bağıra can verdi birçoğu! İlk anda ne erzak, ne çadır, ne elbise, ne de battaniye... Can kurtarmak önemli, gerisi hikâye"...
Normal zamanda "top atsalar" uyanmayan ben, depremden üç- beş dakika önce uyanıyorum... Farklı bir enerji, bir huzursuzluk var içimde.
Ve başlıyor... Derinlerden gelen büyük bir gürültüyle, insanı donduran, olduğu yerde kilitleyen o büyük sarsıntı...
Pencereden bakıyorum...
Boğazın Avrupa yakasına, gökdelenlerin olduğu bölgedeki yüksek binalara bakıyorum... sanki donmuş gibiyim, tek düşüncem;
"Hangisi yıkılacak"?..
Sanki bir sinema perdesinde, TV ekranında izlercesine bekliyorum;
"Hangisi yıkılacak"?..
Ne dua edebiliyorum, ne kaçıp saklanmak geliyor içimden... Ne de içeride uyuyan çocuklarıma koşuyorum... Sanki ben o anın sadece seyircisiyim...
Ne içindeyim, ne dışındayım... Adeta rüyada gibiyim, sadece bakıyorum; 
"Hangisi yıkılacak"?..
10 gün sonra....
Cuma, 27 Ağustos 1999; yaklaşık on gündür izliyoruz;
Söz hep habercilerde... yansıtılan her olay bir dram...
Mutluluklar da var arada... Enkaz altından çıkabilen mucizeler... Küçük ama büyük mucizeler...
Yıkıntılarda yankılanan "Orada kimse yok mu?" repliği kazınıyor zihnimize...
Tanıdığım bütün çocukların ve benim yeni kahramanımız "Akut gönüllüleri"...
Bağları çözük postalları ve beyaz maskeleri ile sembolleşiyorlar gönlümüzde...
Yaklaşık on gündür sadece seyrediyor ve dinliyoruz!... Yardım konvoyları...
TV ler yansıttıkça oradaki çaresizliği, halkımızın verdikçe veresi geliyor... yardım toplayan toplayana...
Eh, bizde insanız.. rahatsız oluyoruz!.. Bir şeyler yapmamız lazım, ailecek...
Pazar, 29 Ağustos 1999, öğlen saatleri, Adapazarı...
İki kamyon dolusu yükle Adapazarı'na giriyoruz... Kamyonlardan biri silme gıda ve erzak, diğeri kolonya...
Afet koordinasyon merkezi kabul etmiyor... "Ağzına kadar doluyuz, Gölcüğe götürün" diyorlar...
Yollar kapalı, kağnı süratinde ilerliyoruz...
Varıyoruz... Gölcüğün içinde kesif bir koku!... o koku bugün hâlâ içimi titretir hatırladıkça...
Yol kenarları, yerlerde hayırseverlerin getirdiği/gönderdiği giyecek eşyalarıyla dolu, ama kimse yüzüne bile bakmıyor elbiselerin...
Çünkü enkazların başında hala öbek öbek umut var... birden iniyorum arabadan ve kolonya dolu kamyona yöneliyorum "açın" diyorum, "biraz kolonya verin bana"... Yüklenebildiğim kadar kolonyayı dağıtıyorum enkaz başındakilere... hem de herkese birer şişe... Yıkanıyorlar adeta... bitiren, bir şişe daha, bir şişe daha istiyor... kolonya ilaç gibi geliyor onlara...
Kolonyacı, babama sormuş; "neden alıyorsunuz bu kadar kolonyayı?"... Depremzedelere dağıtılacak deyince, para almamış bir kamyon kolonyaya...
Soruyorum enkaz başındakilere; "Nasıl oldu?"...
Diyorlar ki "Bağıra bağıra can verdi birçoğu"... Ekliyor biri; "Ne erzak, ne çadır, ne elbise, ne de battaniye... Can kurtarmak önemli, gerisi hikâye"...
Karar veriyorum, ahdediyorum ; "Bir daha olursa, oraya hemen ulaşacağım ve kurtarabildiğim kadar can kurtaracağım"....
Bu büyük travma ile kendi dünyama, İstanbula geri dönüyorum... hayat devam ediyor...
Bir kaç ay sonra...
Cuma,12 Kasım 1999, İstanbul... Saat 18:57... Levent'te, ofisimde yakalanıyorum...
17 Ağustos'a göre daha küçük bir sarsıntı ama bu kez iliklerime kadar hissediyorum... Çünkü artık biliyorum, daha birkaç ay önce gözümle gördüklerim geliyor aklıma... titriyorum... 
"bir yerler yıkıldı mı acaba?", "öyleyse, şu anda nerede, kaç kişi, nasıl öldü" yada "ölen var mı acaba?"...
İlk dürtü, en yakınlarının durumunu öğrenmek, sonra hemen "haber alabilmek" oluyor insanın bu gibi durumlarda...
Hey hat! Çelişkili ve biri birini tutmayan haberler sağanak gibi yağıyor üzerimize...
Zaten akşam olmuş, hemen eve gitmek üzere yola çıkıyorum... Kavacık, Beykoz'a...
Arabada radyodan alıyorum doğru haberi; "Merkez üssü Düzce......"...
"Düzce'ye ulaşılamıyor"...
Evde televizyona yapışıyorum... Daha çok haber?, daha çok haber?...
Kanalın birinde canlı telefon bağlantısı var... Düzce Devlet Hastanesi Başhekimi, feryat, figan!...
Arabadan konuşuyor; " henüz Hastaneye varamadım" diyor... "Her yer enkaz ve duman var" diyor...
Perişan oluyorum, ahdim aklıma geliyor; "Bir daha olursa, oraya hemen ulaşacağım ve kurtarabildiğim kadar can kurtaracağım"....
Şoförümüz Eray'ı arıyorum, "Hemen gel Düzce'ye can kurtarmaya gidiyoruz" diyorum...
Son depremin kahramanı Akutçular gibi postalları giyiyorum, bağları açık...
Bahçede kazma kürek var ama sığmıyor arabanın bagajına... "Kes" diyorum Eray'a, "Saplarından biraz kes, sığsınlar"...
Adapazarı'ndan sonra Jandarma otoyolu kapatmış, "sadece acil yardımlar geçebilir diyor"...
Jandarmaya komutanı edasıyla sesleniyorum... "Oğlum aç, görevliyiz!" diyorum...
"Baş üstüne" diyor açıyor bariyeri... Geçiyoruz... Arkama bakıyorum, canlı yayın arabaları hariç, bir Allah'ın kulunu bırakmıyor...
Yol bomboş, biz de bastıkça basıyoruz...
Ve Düzce'deyiz...
Haydâ!, nereden başlayacağız bilemiyorum... Binaların bir çoğu yıkılmış... yer, yer hâlâ duman çıkıyor...
Bir yerden başlamamız lazım... İlk gördüğümüz bina enkazına yöneliyorum...
"Kimse var mı!"... bağırıyorum; “Kimse var mı?”... Ses yok!...
Beş katlı bir apartman... akordeon gibi öne yatmış... birkaç adım atınca beşinci kattayım... biraz arkaya doğru yürüyünce odalar beliriyor...
Şimdi mutfaktayım!... yemek pişiyormuş belli ki, her yer batmış... yerdeki tencereye dokunuyorum hala sıcak mı diye ... buzdolabı devrilmiş, üzerine perdeler dökülmüş... Yerlerde insan arıyor gözlerim, sesleniyorum yine...
Alt katlara ulaşmak mümkün değil, ama hiç ses yok zaten...
Orayı terk ediyorum...
Biraz ilerde bir bina, bu sefer üst katlar birbirine yapışmış... alt iki kat kısmen girilebilir gibi...
Seksen, doksan santimlik bir kat düşünün... giriyorum içeri... eşyalar üst üste ve ezilmiş... yine insan arıyor gözlerim, sesleniyorum... cevap yok!...
Tam çıkarken, o gece orada TGRT adına haber kovalayan Jülide Ateş'i görüyorum, arabadan bana yönelip soruyor "Orada kimse var mı?".. "yok" diyorum...
Muhtemelen benim, o enkazdan kurtulup çıkmakta olan bir depremzede olduğumu sandı diye düşünüyorum...
Orada rastladığım çoğu depremzedeyi, kaldırımlarda oturup, sabit bir noktaya boş bakan, ilk şoku atlatmaya çalışan, yüzü gözü bereli insanlar olarak hatırlıyorum...
Nihayet enkaz altında biriyle sıcak temas sağlıyoruz;
Biraz daha merkezde bir bina, o da arkaya yatmış... içeri girdikçe tavan alçalıyor... tam en kuytu köşeye vardığımızda artçı sarsıntı başlıyor!...
İnanılmaz bir duygu, yıkık bir binanın içindesiniz ve yine deprem oluyor!...
Bina zaten harap, her an yerle bir olabilir ve siz içinde çaresiz, sarsıntının geçmesini bekliyorsunuz...
Sarsıntı bitince bizim gibi arama kurtarma yapan başkaları da geliyor içeri...
Biri, "Abi, arkandaki duvardan ses geliyor" diyor...
Daha önce tespit etmiş ama artçılar başlayınca dışarı kaçmış çocuk... dikkatimi o noktaya verince derinden bir ses, bir yakarış duyuyorum...
Bulunduğum, sırtımı yasladığım duvarın arkasından geliyor...
Adı Hüseyin'miş...
Konuşuyorum onunla, tam yerini tespit etmek için... "Bacağımı hissetmiyorum" diyor Hüseyin...
Alt kata atlamam lazım... bir delik buluyorum ama aşağısı zifir karanlık, atlasam kaç metre belli değil... "Fener" diyorum, iki dakika sonra elden ele geliyor... delikten alt katın zemini yaklaşık iki buçuk metre, hemen aşağı sarkıyorum, hop zemindeyim...
Hüseyin'in bulunduğu kirişin altındaki kat bu... yine ulaşamıyorum ama artık rahatça konuşabiliyoruz... kirişten kan damlıyor, belli ki Hüseyinden damlıyor... delikten yukarıdakilere koordinatları bildiriyorum...
Teçhizatlı ekipler ve ambulans geliyor, kurtarma başlıyor...
Biz Eray'la yine karanlık bir sokağa dalıyoruz... Hüseyin'e ne olduğunu, kurtulup, kurtulamadığını hâlâ bilmiyorum...
Biraz ilerleyince bir arsa görüyorum, üzerinde iki metre moloz...
Belli ki bina tamamen çökmüş...
Üzerine çıkıyorum, sesleniyorum, cevap yok...
Eray bir kasa buluyor, kasa kapalı ama anahtarlar üzerinde... "Anahtarları çıkar,uzaklara fırlat at" diyorum...
Artık sabah olmak üzere, enkazlardan kurtarılanlar Devlet Hastanesine götürülüyor...
"Hastaneye gidelim" diyorum...
Hastane ağzına kadar dolu.. Yaralılar bahçede şilteler üzerinde yatıyor... Personel canla başla çalışıyor ama bu kadar yaralıya yetişmeleri imkansız...
"Hadi Eray" diyorum, "sıva kolları"
Bir kadın yerde, serum takılmış inliyor, belli ki durumu ağır... yanında beş yaşlarında bir kız çocuğu, onun da kolunda serum takılı, ağlıyor...
"Bir yerin mi ağrıyor yavrum" diyorum... "Çişim var" diyor, ağlıyor...
Yıllarca İki oğlumu da her gece çişe kaldırıp işeten ben, çaresiz bir durumda kalıyorum... Hiç kız çocuğu işetmemişim ki !...
Oysa oğlanların pipilerini tutarsın ileri doğru, oldu bitti işte!..
"Destur" diyorum, kollarımı oturak yapıp kızı kavrıyorum, Eray da serumu tutuyor...
Hemen bahçenin bir köşesine gidiyoruz, yapıyor, rahatlıyor yavrucak...
Annesi gözleriyle teşekkür ediyor...
Ertesi gün öğlende İstanbul'dayız... Yorgun, üzgün ama huzurlu...
Rahmetli annem'e anlatıyorum yaşadıklarımızı... Bir yandan üzülüyor, bir yandan da gururla okşuyor saçlarımı.


Özhan Erem

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Gün ARUN 1 ay önce

Yillar once seninle Adapazari'ndan gecip Istanbul'a gitmistik.
Yolu siralayan o binalari, insanlarini hep dusunurum...

Paylastigin icin ama aslinda o donemlerde yaptiklarin, çaban icin tesekkurler.

Avatar
İpeka 1 ay önce

Duygular, düşünceler ne güzel ifade edilmiş. Yeniden hüzünlendim, yeniden korktum, yeniden duygulandım. ve yeniden Unutmamam , unutulmaması gerektiğini hatırladım.

banner5