SON GELİŞMELER ‘’ILIMLI’’ İSLAM’ A GEÇİŞ SANCILARI MI YOKSA  ‘’LIGHT’’ DARBE Mİ?
 
Suudi Arabistan’ın nereye gittiğini ( Quo Vadis ) analiz etmeden önce nereden geldiğini yani kısaca Suudi Arabistan’ın kuruluşu ve kısa tarihinden bahsetmekte yarar görülmektedir. Osmanlı’nın İslam’ın en kutsal merkezi Mekke’yi “Emanet” ettiği Mekke Emiri Şerif Hüseyin; Arap ırkının genel karakteristiğinde görmüş olduğumuz gibi;  hem kendi siyasi lideri yani Sultanı hem de bütün İslam âleminin Halifesi olarak kendi dini lideri olan Osmanlı Padişahını İngiliz altını karşılığı kalleşçe arkadan vurarak göstermiştir. Bu ihanetin sonucu Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’ndan sonra İslam’ın Mekke ve Medine gibi kutsal yerlerini ve özellikle Kudüs’ü kaybetmiştir. 1917 Kasımında Osmanlı ordusunun cephede İngilizlere karşı savaşırken arkadan kalleş Şerif Hüseyin’in kuvvetlerince vurulması sonucu geri çekilmek zorunda kalması sonucu Kudüs’e giren gâvur İngiliz Komutan General Sir Edmund Allenby şimdi İsrail zulmü altında inleyen Araplarca alkışlarla karşılanmıştır. Daha da hazin hatta rezil olanı ise Osmanlı ile birlikte İngiliz, İtalyan ve Fransızlara karşı müttefik olarak birlikte savaştığımız Almanya’nın başkenti Berlin ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun merkezi Viyana’da da Filistin cephesindeki yenilgimizin ve Kudüs’ ün düşmanların eline geçmesinin bayram kutlaması gibi sevinç gösterileri ile karşılanmasıdır.

Savaştan sonra San Remo Konferansı ile kalleş Şerif Hüseyin’e ihanetinin ikramiyesi olarak İngiltere’ye tabi Arabistan Krallığı, küçük oğlu Faysal’a Osmanlı’nın Halep, Humus ve Şam vilayetlerinin birleştirilmesi ile Fransa’ya bağlı Suriye Krallığı’nın sözü verilmiş olmasına rağmen daha sonra Fransa’nın itirazı ile Faysal’a, Osmanlı’nın Musul, (Önceleri Fransa’ya bağlı olacaktı sonradan İngiliz Mandasına bırakılmıştır.) Bağdat ve Basra Vilayetlerinin birleştirilmesi sonucu İngiltere himayesindeki Irak Krallığı verilmiştir. Ancak kurnaz İngiltere’nin Laz Müteahhit gibi aynı toprağı birkaç devlete vaat etmesi sonucu Orta-Doğu’da bugüne kadar süren anlaşmazlıklar başlamıştır. Temmuz 1915 – Mart 1916 tarihleri arasında, Mısır’daki İngiliz Yüksek Komiseri McMahon, Mekke Emiri Şerif Hüseyin’le yapmış olduğu anlaşma ile (Siyasi Tarihte Hüseyin - Mc Mahon Correspondance diye geçer) ihanetinin ödülü olarak Arabistan, Suriye ve Irak’ ı alacaktı. Filistin’de ise bir Arap Devleti kurulacaktı. Aynı İngiltere bir yıl sonra Fransa ile Sykes- Picot Anlaşması imzalayarak Musul, Suriye ve Lübnan ile Hatay ve Mersin’i (“Levant” diye adlandırılan bölge) Fransızlara da vaat etmiş, aynı yıl İtalyanlara da gene Mersin, Antalya, İzmir ve Aydın’ı vaat etmiştir. 1917’de de gene Aydın ve İzmir’i de Yunanlılara peşkeş çekmiştir. Nihai olarak, 1917 Kasım ayında dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Balfour kendi adıyla Balfour Deklarasyonu olarak siyasi tarihe geçen ve Filistin’de bir Yahudi Yurdu/Vatanı kurulacağına ilişkin belgeyi imzalayarak Siyonist Federasyonu Başkanı Lord Rotschild’e göndermiştir. Savaştan sonra kalleş Şerif Hüseyin’in küçük oğlu Şam’a gelerek Suriye’de krallığını ilan etmiştir. Ancak Fransızlar bu toprakların kendilerine vaat edildiğini söyleyerek Faysal’ı Suriye’den kovmuşlardır. İngilizler de aynı yerleri birden çok devlete peşkeş çektikleri ortaya çıkınca Arabistan’ı bölerek tarihte olmayan Ürdün (Jordan) adında suni bir devletçik daha yaratmak zorunda kalmışlar ve Şerif Hüseyin’ in büyük oğlu Osmanlı Mebusan Meclisinde 1909-1914 arasında Mekke Mebusu olarak görev yapan Abdullah’ı bu suni devletin sözde kralı ilan etmişler küçük kardeşi Fransızlar tarafından Suriye’ den kovulan Faysal’ ı ise sözde Irak Kralı olarak yönetim tamamen İngilizlerin elinde olmak üzere Bağdat’ta tahta çıkarmışlardır. Yalnız İngiltere, Suriye’de istediğini verdiği bahanesiyle Fransa’ya baskı yapıp, tabiri caizse kazık atarak petrol zengini Musul bölgesini Fransızlardan almıştır. Aynı şekilde Kral Faysal ve babası sözde Kral kalleş Şerif Hüseyin’e de kazık atarak Basra’yı kendi mandası altındaki Irak’a bırakmayarak, deniz aşırı kolonisi statüsünde (sömürge) doğrudan kendi yönetimine sokmuş ve 1967’de Kuveyt adı altında yeni bir suni devletçik yaratana kadar petrollerini sömürmeye devam etmiştir. 15 Mayıs 1919’da da Yunanlılar İngilizlerin desteği ile İngilizlerce 1916’da İtalyanlara vaat edilen İzmir’i işgal etmişlerdir. Fransızlar ve İtalyanlar, müttefikleri İngilizlerin kendilerini yalan söyleyerek kandırmalarına çok bozulmuşlardır. Mustafa Kemal Paşa liderliğinde Anadolu’da Kuvay-ı Milliye kurularak milli mücadele başlayınca ve Ankara’da 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi hükümeti kurulunca yerel halkın kahramanca direnişini kıramayan Fransa, 1921’de Ankara hükümeti ile Ankara Anlaşması’nı imzalayarak Gaziantep, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’tan çekilmek zorunda kalmıştır. Aynı yıl İtalyanlar da Antalya ve çevresini boşaltarak geri çekilmişlerdir. Böylece aynı daireyi birden çok kişiye satan Laz müteahhit gibi davranan İngiltere’ye kırgınlık ve kızgınlıklarını çok bariz bir şekilde ifade etmişlerdir.

Aynı yıl yani 1921’de bizim için çok daha hayırlı bir gelişme olmuştur. Osmanlı’nın Hicaz bölgesini emanet ederek bölgenin yönetimiyle görevlendirdiği Hicaz Emiri Abdülaziz İbni Suud emrindeki kuvvetlerle çöllerdeki vahalardan çıkarak Mekke’ye girmiş ve hain Şerif Hüseyin’i kovarak 1921’de kendi adından mülhem “Suudi Arabistan” adını verdiği krallığını ilan etmiştir. İngilizler parayla satın aldıkları adamları hain Şerif Hüseyin’i, o tarihlerde sömürgeleri olan ve bu satırların yazarının ana vatanı olan Kıbrıs’a kaçırmışlardır. 9 yıl Kıbrıs’ta İngilizlerin korumasında sürgünde kalan kalleş Şerif Hüseyin, hayatının son yılını büyük oğlunun İngiltere hâkimiyeti altında sözde kral olduğu yapay devlet Ürdün’de geçirmiştir. Babası da bir hain olduğu için zorunlu iskâna tabi tutulduğu İstanbul’ da sürgünde bulunduğu esnada 1854 yılında doğan Şerif Hüseyin, 1931’de Amman’da gene sürgünde ölmüştür.
Dört Arap-İsrail Savaşı, Orta-Doğu’ da petrolün bulunması ve Amerikalılar ve İngilizlerce işletilmeye başlaması, 1973 uluslararası petrol ambargosu ve 1. petrol krizi, Mısır ( Kral Faruk ), Libya ( Kral İdris ), Irak  ( Kral   Faysal ) gibi bazı Arap ülkelerinde darbeler olup, kralların devrilip yerlerine laik, sosyalist, Arap milliyetçisi Baas rejimlerinin kurulması, Tunus ve Cezayir’ in Fransa’ dan bağımsızlıklarını kazanması, Süveyş Kanalının Cemal Abdül Nasır tarafından devletleştirilmesi  gibi Orta-Doğu’ da 2. Dünya Savaşı sonrası gerçekleşen önemli olayları daha sonra incelenmek üzere bir kenara bırakıp günümüze gelirsek Orta-Doğu’ daki bugün yaşanan olayların Dünya Politikasını nasıl etkileyebileceğini çok zor da olsa analiz ederek hatta 3. Dünya Savaşı’ na bile neden olabileceğini ifade edebiliriz.
2003 deki Irak’ın ABD tarafından işgali, Arap Baharı ve ayaklanmaları, Irak ve Suriye iç savaşıyla bölgede sarsılan statükonun yerine ne konacağı bilinmemektedir. Çünkü iş “Orta-Doğu’ nun Yeniden Dizaynı” ya da “Orta-Doğu haritasının Sykes-Picot’tan 100 sene sonra yeniden çizilip yeni “Yapay Devletçiklerin” kurulması gibi eksantirik yaklaşım ve kolay analizlerle çözülecek kadar basit değildir. Çünkü bölgede kimin neyi, nasıl yapmaya çalıştığı henüz bilinmemektedir. Hiç bir siyasi lider ve devlet kendi önünü görememekte ve bir sonraki adımını kestirememektedir. Asıl bölgenin siyaseti de bölge dışı aktörler olan ABD, AB, Rusya Federasyonu, İran ve en son vagona dahil olan Çin tarafından belirlenmeye çalışılmaktadır. Bu bölge dışı güçlerin bölgeyle ilgili menfaatleri de birbirleriyle çatıştığı için bölge sürekli kazan gibi kaynamakta, hergün binlerce kişi ölmekte, milyonlarca kişi mülteci olarak bölgeden kaçmak zorunda kalmaktadır. Orta-Doğu’daki bazı siyasi liderler de ne yapacaklarını bilmediklerinden kendilerini esen rüzgarların esintisine bırakarak gelişmelere göre pozisyon almaya çalışmaktadırlar. Yani, en azından klasik emperyalizm ve anti-emperyalizm yaklaşımı Orta-Doğu’ da her kapıyı açan bir anahtar olmaktan çıkmıştır.
Suudi Arabistan’da olan kuşkusuz Arap Baharı ve ayaklanmalarının bir sonucu olarak; Suudi hanedanı bir yanı Müslüman Kardeşlere diğer yanı Vahhabizme hatta El Kaide’ye kadar uzanan sıkışmışlığın ikilemini yaşamaktadır.
Ekonomik olarak petrol fiyatlarının düşmesi, yolsuzluklar, petrolün önemini kaybetmese bile uzun vadede eski kazancı sağlamayacağının anlaşılması, sadece petrolle sürdürülebilir bir ekonomik modelin mümkün olmaması gibi faktörler de tabii ki bütün ekonomisi Petro-Dolara bağlı başta Suudi Arabistan olmak üzere bütün Körfez ve Orta-Doğu ülkeleri üzerinde olumsuz etkileri olmuştur.
Ayrıca, işin ekonomik boyutu dışında stratejik boyutunu incelediğimizde; Suudi Arabistan’ ın hem ezeli hem de ebedi düşmanı olan  İran’ın Yemen’le birlikte Suudilerin yanı başına kadar sokulması, Suudilerin tüm çaba ve harcamalarına ve de radikal cihatçı grupları desteklemelerine rağmen, Suriye’de kaybetmesi, Lübnan’da istediği sonucu alamaması, “küçük” bir ülke olan Katar’ı yola getirememesi gibi nedenlerle Suudi Arabistan’ ın fevkalade başarısız olduğunu ortaya koymaktadır.
Yani Suudi Arabistan bölgesel bir mücadele vermektedir ama bu Orta-Doğu’ da ki bölgesel mücadele sadece mezhep çatışmalarıyla açıklanacak türden bir mücadele değildir. İran denklemin bir tarafındadır ama diğer yarafındakiler kimdir? Katar mı? İsrail mi? Orta-Doğu’ daki bölgesel ihtilaf ve çatışmaların temelinde Klasik Şii-Sünni ayrımı yattığını söz etmek kolaya kaçmaktır.
Tabii ki Suudi Arabistan Krallığı’ nın kendini yenileme çabası işin başında gelmektedir. Ancak içinde kadınlara en fazla otomobil sürecek kadar esneklik tanıyan bir anlayışın “Ilımlı İslam” adı altında pazarlanması aslında sistemin içinden çıkamayabileceği bir noktaya doğru gidişinin de işaretidir. Suud Sarayı siyaseten tıkanmaların yaratacağı sorunları da görmektedir.

Zaten iflas etmiş bir proje olan ‘Ilımlı İslam” ın Suudi Arabistan’da herhangi bir rol oynaması oldukça zordur. Suudi’ler Arap ayaklanmalarının etkisinin kendilerine uzanmaması için Mısır darbesini desteklemişlerdir. Genel olarak “ayaklanma fikrinin” kendi sınırlarına ulaşmasını önlemek isterken Suriye’de ayaklanmada başrolü oynamıştır. Ayaklanmayı her anlamda cihatçı boyuta taşıyarak radikallerin topraklarından uzak durması için her türlü olanağı sağlamıştır. Ancak, IŞİD ve El Kaide Suriye’den hala bölgeye dağılmaktadır. Suudiler; Esad, İran merkezli Şia bloku karşısında Suriye Sünni muhalefetini de yönetip yönlendirmiştir. Ama bu strateji de başarılı olmamıştır. Suudi Arabistan’ ın şimdi o muhalif liderlerden bazılarını da gözaltına aldığı söylenmektedir. Arap ayaklanmaları doğrudan Müslüman Kardeşler etiketli olmasa da, sonrasında Müslüman Kardeşlerin hâkimiyeti ile sonuçlanınca, Suudi Arabistan, bu örgütle daha yakın bağlar kuran Katar gibi ülkeleri karadan, denizden ve havadan ambargo ve ablukalar uygulatarak Orta-Doğu’ da yalnızlaştırmaya ve tamamen etkisizleştirmeye çalışmıştır.
Katar’a karşı Suudi-Mısır ittifakı, Hamas’ ın bile desteksiz kalıp Filistin yönetimi ile masaya oturup, Mısır’a yanaşmasıyla sonuçlanmıştır. Filistin yönetimi Gazze’yi Hamas’tan devralmıştır.. Hatta Suudilerin daha ileri giderek Mahmud Abbas’ın Filistin yönetimini de Amerikan planına uymaya zorladığı haberleri medyada geniş yer almıştır. Abbas’a muhtemelen “Amerika ne önerirse kabul et ya da başkanlığı bırak” denilmiştir.  Plan “işgal altındaki tüm yerlerle ilgili olarak İsrail’in taleplerinin kabul edilmesi” ile ilişkili görünmektedir. Abbas’ın yerine ise muhtemelen Filistin siyasilerinin en kirli isimlerden biri olan Muhammed Dahlan düşünülmektedir. Bu durum başından beri İsrail’in de istediği bir görünümdür. Zaten Gazze meselesini Mısır olmadan çözmek de mümkün değildir. Bir ara Mısır’ı devreden çıkarıp bu işi çözeceğini düşünenler de olmuştur. Ama bölgedeki gelişmeleri ve bölge tarihini iyi okuyamayanlar ve her şeyi hemen değiştirebileceklerini düşünenler büyük yanılgıya düşmüşlerdir.
Bölgede olan bitenin İsrail’in işine geldiği ortadadır. Ama Orta-Doğu’daki bütün bu karışıklıkların tek mimarının da İsrail olduğu söylenemez. İsrail, Arap ayaklanmalarından bu yana bölgede, eski rakipleri ve düşmanlarının birbirini yemesini keyifle izlerken, bu süreçten en kârlı çıkan, bu arada Filistin’deki işgalini daha rahat derinleştiren ülke olmuştur. Aynı zamanda Arap ülkelerinin başarısızlığını ve bölge ülkelerinin mezhepçilik çekişmesini büyük bir zevkle seyretmektedir.
ABD-İsrail ittifakından oluşan üst akıl, Yemen topraklarından başkent Riyad’ a balistik füze attırılması ile kendini göstermiştir. Amaç aslında tamamen Suudi Arabistan’ ın petro-dolar birikimine el koymak  ve ABD yapımı Patriot füzeleri ile diğer ABD-İsrail yapımı sofistike silahların Suudi Arabistan’a 350 milyar dolar gibi muazzam  bir fiyatla satılmasını kapsıyordu. ABD ekonomisinin her gün biraz daha kötüye gidiyor olması, karşılıksız basılan ABD dolarlarının da kurtarıcılığını ve inandırıcılığını yitirmiş olmasının getirdiği muazzam sorunları yeni seçilmiş olan ABD Başkanı Trump birdenbire kucağında bulmuştur. Başkan Trump hemen ABD ekonomisinin kurtuluş çarelerinden bir tanesi olarak başarılı ve milyarder bir işadamı olarak kendisinin de ticari hayatından çok iyi bildiği ihracata öncelik vermiştir. Strateji ve taktik, asırlar önce belirlenmiş ve başarı ile de uygulanmaktaydı. Aynen Rotschild ailesinin son dört yüz yıldır yaptığı gibi silah satmak istediğin ülkeleri kapıştır sonra da her iki tarafa da silah sat, paraları da cebe indir örneğinde olduğu gibi.
 
Senaryoyu sahneye koymak için düğmeye basıldığında, Yemen’den fırlatılan balistik füzeyi, ABD’ nin en gelişmiş Patriot füzeleri sınırı geçer geçmez yakalayamamıştır. Füze ancak Suudi Arabistan’ ın Riyad Kral Halid Havaalanı üzerindeyken, yani şehre ulaşmışken vurulabilmiştir.   
 
Bu olayın tetiklemesiyle Suudi Arabistan’ da yolsuzluk ve ihanet suçlamasıyla tutuklamalar başlamıştır. Bu tutuklanan kişiler arasında 11 Suudi Prens ve 38 eski Suudi Bakan da bulunmaktadır. Örnek olarak; El-Velid bin Telal bin Abdülaziz el Suud, Muteib Bin Abdullah (Ulusal Muhafızlar Şefi), Amiral Abdullah bin Sultan bin Muhammed Al-Sultan (Donanma Komutanı), Khaled Al Tuwaijri (Kraliyet Mahkemesi Başkanı), İbrahim Al Assaf (eski Maliye Bakanı), Türk Bin Abdullah (Riyad Belediye Başkanı), Türk Bin Nasır, Alwaleed Al Ibrahim (Ortadoğu Yayıncılığı Şefi), Bin Ladin, Al Tobaishi, Adel Fakeih (eski Cidde Belediye Başkanı), Amr Al Dabbagh (İşadamı), Saud Al Dawish (eski Suudi Telekom CEO'su), Khaled Al Molhem (Suudi Havayollarının eski başkanı) ve diğerleri de tutuklananlar arasında bulunmaktadır.
 
Sonuç olarak; Dünya üzerinde en çok kullanılan enerji kaynakları olan petrol ve doğalgaz rezervlerinin %75’ine sahip Orta-Doğu bölgesinin en büyük, en güçlü ve en zengin devleti olan Suudi Arabistan’ın da Arap Baharı ve Büyük Orta-Doğu Projesi kapsamında mutlakiyetçi rejiminin yıkılacağını, önce meşruti monarşiye yani Müslüman Arap ülkeleri için “Ilımlı İslam” a geçileceğini, sonra ABD’nin 2000’li yılların başında deklare ettiği ama henüz tamamlayamadığı BOP yani Büyük Orta-Doğu Projesi kapsamında Mekke ve Medine’yi kapsayan Vatikan benzeri bir kutsal topraklar devleti kurulup Suudi Arabistan’dan ayrılıp fundamentalist Kutsal Müslüman devleti kurulacağını ve Suudi Arabistan’ın daha demokratik yapıda bir devlete dönüşebileceğini öngörebiliriz. Daha kötümser bir ihtimal de nasıl Birinci ve İkinci Dünya Savaşı kömür ve demir madenlerinin kaynaklarına sahip olmak için Avrupa’dan çıktıysa, Üçüncü Dünya Savaşı da petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip olmak için Orta-Doğu’dan çıkabileceği ihtimalidir.
Önümüzdeki günler Orta-Doğu’ da çok önemli olaylara gebedir. Yakın gelecekte başta Suudi Arabistan olmak üzere bütün Orta-Doğu ülkelerinde köklü değişiklikler yaşanabileceği ve bu köklü değişiklik ve dönüşümlerin de gerekli önlemleri bugünden almazsak ülkemizi de çok olumsuz bir şekilde etkileyebileceği değerlendirilmektedir.
 
 
Prof. Dr. Uğur ÖZGÖKER 
İSTANBUL AREL ÜNİVERSİTESİ İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı ve ARELUSAM Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi Müdür Yrd.
TÜRDER - TÜKETİCİNİN VE REKABETİN KORUNMASI DERNEĞİ Genel Başkanı
TÖF - Tüketici Örgütleri Federasyonu Yönetim Kurulu Üyesi.
KIBRIS KÜLTÜR VE EĞİTİM DERNEĞİ Genel Başkanı.
TÜRK- KUZEY KIBRIS TÜRK TİCARET ODASI Yönetim Kurulu Başkanı.
DENİZ KÜLTÜRÜ DERNEĞİ Genel Sekreteri.
BÜYÜKÇEKMECE ÇEVRE - KÜLTÜR VE TURİZM DERNEĞİ Kurucusu ve Yönetim Kurulu Üyesi.
BÜYÜKÇEKMECE ROTARY KULÜBÜ  Uluslararası İlişkiler Komitesi Başkanı,
DMW - ULUSLARARASI DİPLOMATLAR BİRLİĞİ Yönetim Kurulu Üyesi.
TAV - TÜRKİYE - AVRUPA VAKFI Yönetim Kurulu Üyesi.
İSTANBUL ÇEVRE KONSEYİ FEDERASYONU Yönetim Kurulu Üyesi.
FENERBAHÇE SPOR KULÜBÜ 3. Bölge Temsilciliği  Kurucusu ve Yönetim Kurulu Üyesi.
FENERBAHÇE DÜŞÜNCE KURULU Başkanı
JİU-JİTSU FEDERASYONU Yönetim Kurulu Üyesi.
TODGEP–Toplumsal Değişim ve Gelişim Platformu Derneği Kurucusu ve Yönetim Kurulu Üyesi
REVAK -  Rekabet Kurumu Vakfı Kurucusu ve Başkan Vekili.
MARMARA GRUBU STRATEJİK VE SOSYAL ARAŞTIRMALAR VAKFI Mütevelli Heyet ve Akademik Konsey Üyesi.
EGD - Ekonomi Gazetecileri Derneği Kıbrıs Temsilcisi.
KIBRIS AMERİKAN ÜNİVERSİTESİ Mütevelli Heyet Üyesi.

[1] Uluslararası literatürde Hz. İsa’ya atfedilen ve ‘Nereye gidiyorsun?’ anlamında kullanılan Latince bir terim.
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Hüseyin Işıksal 2 hafta önce

Elinize sağlık hocam. Güzel tespitler. Kıbrıs'tan selamlar.

banner5